Edebiyat Kavramı Üzerine
Tahsin Yıldırım
Malzemesi dile dayanan duygu düşünce ve hayalîmizi ifade eden yazılı ve sözlü eserlere edebi eser diyoruz. Bunların anlatılma sanatı ve bilimi ise edebiyattır. Edebiyat Arapça “edeb” kökünden türeyen bir sözcük olup dilimize Tanzimat’tan sonra girerek yaygınlık kazanarak günümüze kadar kullanılmaya devam edilmiştir. Bazen şekil, çoğu zaman teknik, konu ve muhteva farklılıkları edebiyâtta türlerin doğmasını ve gelişmesini sağlamıştır. Edebiyât kelimesi ise bütün bu edebi mahsullerin tamamının genel adıdır.
Bu kavram için Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan şunları söylemektedir; “Edebiyât ve edebiyât tarihi üzerinde uzun seneler devam eden çalışmanın meydana getirdiği kanaatleri kısaca arz ederken; her insanın daima hata edebileceğini ve birbirine insicamlı surette bağlanan, hatta birbirini teyid eden fikir binasının hareket noktasındaki ufak bir yanılmadan dolayı bir anda çökebileceğini göz önünde bulunduruyorum.
Edebiyât, dil bahçesinde esen bir rüzgardır. Yaprakları kımıldatır, bir fırtına olur, onu savurur, bütün bu kımıldanışlar, savuruluşlar dil üzerindedir ve esaslı izler bırakır. İşte dil üzerinde bu muvakkat veya devamlı izler, yani duygu, duygu ile imtizaç etmiş fikir, bu ikisinin kendilerini ifade için sarıldıkları muhayyile tezahürleri, bunları harekete getiren ilk heyecanın dile akseden ahengi, edebiyât dediğimiz şeydir.”2
Bu kavram bir başka yazarca şu şekilde tanımlanmaktadır; “Edebiyâtı sözün mimarisi diye tarif edenler de vardır. Bu tarif, edebi eserin yalnız estetik göz ile tenkidinden doğmadır. Bu sebeple bize edebiyât hadisesini bütünlüğü ile izah edemez. Edebi eser. hiç şüphe yok estetik kıymetler ölçüsüne vurulabilen bir eserdir."3
Edebiyât bu ise peki “Edebiyât Tarihi” nedir?
Edebiyât tarihi; bir edebiyâtın doğuşundan başlayarak geçirdiği bütün gelişmeleri, bu gelişmelerin safhalarını, uğradığı bunalımları, bütün bunların sebeplerini ve sonuçlarını inceleyen bir bilim dalıdır. Bize göre edebiyât tarihini yazabilmek için tarihi ve tarih kavramını bilmemiz gerekir. Öncelikle tarih kavramını irdeleyelim.
1. Maddi
2. Manevi
Yukarıdaki ayırımda insanın bu iki unsurdan oluşmasının rolü vardır.
Tarihin maddi bölümünde siyasi, ekonomik gibi daha çok maddi olan olayları görüyoruz. Tarihin maddi bölümüne aynı zamanda medeniyet tarihi de denmektedir.
Tarihin manevi bölümünde ise, insanların manevi tarafını ilgilendiren olaylar, ilim, fikir, sanat olayları gibi başlıklar vardır.
Tarihin bu iki bölümü birbirini etkiler durumdadır. Tarihin bu şekilde ikiye ayrılması ilmî esaslara dayanmaktadır.
Edebiyât tarihi medeniyet tarihinin bir parçasıdır. Edebiyât tarihi incelemelerinde, genel olarak tarihte kullanılan metodun kullanılması akla gelmektedir. Ancak bu, tarih biliminde kullanılan metodun edebiyât tarihinde aynen kullanılacağı anlamına gelmez.
Tarihin malzemesi geçmişte olup bitmiş ve bir daha yaşanması mümkün olmayan olaylardır. Tarih bu olayları bir takım belgelere dayanarak inceler. Edebiyât tarihinin malzemesi ise edebî eserlerdir. Edebî eser cansız bir eser değildir. Yazıldığı dönemdeki canlılığı bugün için de söz konusudur. Bütün bunlardan önce ilim için öncelikli bir kavram olan metodu bilmemiz gerekmektedir.
Metod: Maddî ve manevî bütün ilimlere şâmil olarak yapılabilecek bir târif şudur: Bilgiye ulaşırken takip edilecek yol.
Geçmiş veya geçmekte olan herhangi bir olay canlı veya cansız bir varlık hakkında gerçek bir bilgi edinebilmek için başvurulan bütün bilim dallarında yapılan ilerlemelerde metodun büyük payı vardır. Bilgilerin sağlamlığı, doğruluğu metodun gücüne, sağlamlığına bağlıdır. Metodların gücünü araçların gücünden ayırmak mümkün değildir. Maddî ilimlerde kullanılan metod başlıca iki esasa dayanır;
1. Gözlem
2. Deney
Tarihî ilimlere gelince onlar bu iki esastan mahrumdurlar. Bu sebeple onlar belgelere dayanarak konuşmak zorundadırlar.
Edebiyâtta deney mümkün değildir. Ancak natüralist romanda böyle bir düşünceyle yola çıkılmış ve tecrübî roman adıyla yeni bir tarz ortaya çıkarılmıştır.
Edebî eser canlı olduğuna göre, onu inceleyen edebiyât tarihinin de onunla ilgili diğer ilim dallarından yararlanması hem tabii, hem de zorunludur. Bunların başında psikoloji, sosyoloji, hukuk, dinler tarihi, ekonomi gibi ilim dalları düşünülebilir.
Edebî eser kavramından ne anlıyoruz:
Bu kavram için değişik tarifler yapılmıştır. Tanzimat’tan günümüze Talim-i Edebiyât’tan başlayarak bir çok görüş ortaya atılmıştır. Gerçeğe en çok yaklaşan tarif aşağıda aktarıldığı şekildedir.
Modern edebiyât tarihinin kurucularından olan Fransız edebiyât tarihçisi Gustave Lanson (Güstav Lanson 1857–1934)’a göre edebî eser: "Belli bir okuyucu zümresinin duygularını, hayallerini, düşüncelerini, heyecanlarını estetik bir yapı içinde harekete geçiren, bir eserdir."
Edebiyat tarihi; bir edebiyatın doğuşundan başlayarak geçirdiği bütün gelişmeleri, bu gelişmelerin safhalarını, uğradığı bunalımları, bütün bunların sebeplerini ve sonuçlarını inceleyen bir bilim dalıdır.
Yani bir milletin uzun yıllar boyu ortaya koyduğu edebi eserleri sistematik bir prensibe bağlı olarak inceleyen bilim dalıdır.
Batıda edebiyât tarihlerine ait basit örnekler 16. yüzyılda görülmekle beraber 19. yüzyılın ilk yıllarında başlayan ilmi edebiyât tarihçiliği bizde ilmi anlamda daha geç başlamıştır. Edebiyât tarihi kavramının içine tezkireler, yıllıklar, antolojik yapıdaki bir takım eserler girmiş ve bu başlık altında incelenmiştir. Oysa bugün bizim anladığımız şekliyle edebiyât tarihi, edebiyât tarihçisinin dünya görüşü istikametinde çizdiği tenkit teorisine bağlı olarak ortaya koyduğu genel manadaki tahlil ve tenkitlerdir.
Edebiyât tarihi bazen edebi tenkitle birbirinden çok farklı disiplinlermiş gibi düşünülmüştür. Oysa edebiyât tarihinin kuruluşu ile edebi tenkit teorileri arasında bir çok benzerlikler vardır. En basitinden bir edebiyât tarihçisi aynı zamanda bir münekkittir diyebiliriz. Aralarındaki fark ise tenkit münferittir, edebiyât tarihi geneldir.
Edebiyât tarihi kavramı başka bir ifadeyle; “Tarih, muayyen hadiseleri zaman çerçevesi içinde mütalaa etmek olduğuna göre, edebiyât tarihi de ‘edebi hadiseler’ in zaman çerçevesi içinde mütâlâası demektir. En geniş anlamıyla tarih, bir felsefenin eyleme geçirilmiş halidir.
Edebiyât tarihi hakkındaki düşüncemi bir cümle ile ifade kâbildir: edebiyât tarihi, edebiyâtın tarihi olmalıdır."4 şeklinde açıklanmıştır.
Bir edebiyât tarihi yazılacağı zaman incelenecek eserler ve devirler değerlendirilirken bir takım dikkatleri göz önünde bulundurmak gerekir. Bu konuda bir araştırmacımızda dikkat edilmesi gereken hususlar olarak şunları belirtmektedir; “Edebiyât, her şeyden önce söz sanatı olduğundan, muhtevayı kavramlarla konuşturduğundan, muhteva tahlil edilip fikirler aydınlandı mı edebi eser anlaşılmış sayılıyor. Bunun için ilk anda daima eserin konusu soruluyor, yazar hakkında biyografik bilgi aranıyor, sonra da onu yetiştirmiş olan devir ve cereyanlar inceleniyor, eserin meydana gelmesine sebep olmuş tesirler araştırılıyor. Edebiyâtta şekil, aynı zamanda, içinde bir fikir, bir istek, bir duygu olan ve bu fikri, bu isteği, bu duyguyu bizlere duyuran şeydir. Ne’den ziyâde nasıl diye sorar ve bu nasılı görmek için de kelime kullanır.
Şekil bir bakıma üslûp olduğuna göre, bütün incelemeler, devirlerin, üstadların ve eserlerin üslûp farklarını göstermeğe çalışmıştır. Fakat başka başka üslûplar, hiç bir zaman aynı zevk prensibi altında toplanamadı. Gotik, Rönesans ve Barok, hiç bir zaman klâsik ideal anlayışıyla ölçülemedi. Bir prensip altında birleştirilemedi. Sanatkâr kendisini bir şekil içinde gerçekleştirir. Muhtevasını işleyiş tarzıyla, onu değiştirmesini bilmesiyle manalandırır. Bunun içindir ki sanatkârın şekil tarzını sormakla biz ancak onun başarısını elde ederiz. Nazım, nazım olarak, dram, dram olarak, hikaye de hikaye olarak kavranılmak ister. Bu eserlerin sadece fikirlerini, duygularını öğrenmek yetmez. Bu fikirler, bu duygular, eserin şekliyle, yani işleyiş tarzıyla bir bütün olarak kavranılmak ister ve sadece söz, başlı başına değerlendirilmez İçice örülmüş, taazzuvlaşmış olan sözlerin yapı birliğini anlamak, muhtevanın mânasını bu yapı birliği içinde görmek gerekir.”5
Edebiyâtın ve dolaysıyla edebiyât tarihinin bir bilim mi yoksa bir sanat mı olduğu konusunda değişik fikirler vardır. Bu konuda yani edebiyâtın bir sanat olmakla beraber bir bilim olduğuna dair fikir edinmek isteyenlere Manon Maren–Grisebach’ın yazdığı ve dilimize Yard. Doç.Dr. Arif Ünal tarafından çevrilip Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı yayınları arasından çıkan “Edebiyât Biliminin Yöntemleri” adlı kitaba bakmalarını tavsiye ederiz. Bu kitaptan hareketle edebiyâtın ve bir yönüyle edebiyât tarihinin bir bilim olmakla beraber ve bir sanat olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
“Edebiyât tarihi, bir bakıma hem bilimdir, hem de sanatla ilgilidir. Bilimdir, çünkü edebiyât ve tarih belgelerini toplayıp değerlendirerek onlardan özgün bir sentez meydana getirir. Sanatla ilgilidir, çünkü edebiyât metinleri üzerinde çalışır. Ancak bilim olarak, pozitif bilimler gibi gözleme ve deneye dayanmaz. Öğretici bir nitelik taşıdığı için de sanat eseri değildir. Edebiyât tarihi, toplumsal bilimlerin bir kolu olarak kendine özgü tarihsel yöntemle kaleme alınır. Edebiyât tarihi, yaratıcı şâirler ve şaheserler sergisi değildir. İkinci plandaki şâirler de elbet edebiyât tarihinde yer alacaktır. Çünkü ortamı hazırlayan, toplum hayatını bütün ayrıntılarıyla eserlerinde yansıtan asıl onlardır. Onların eserleriyle karşılaştırma sonundadır ki, büyük yaratıcıların ortamı ne denli aştığı, hangi oranda çağdaşlarından yükseldiği anlaşılmış olur. Elimizde kıyaslamadan başka ölçü yoktur.”6 diyen Agah Sırrı Levend de bizim fikrimizi teyid etmektedir.
Edebiyât tarihi bir bilim olarak diğer bilim dallarına yardımcı olduğu gibi diğer bilim dalları da edebiyât tarihine yardımcı olur. Ali Nihat Tarlan’da edebiyât tarihi biliminin ihtiyaç duyduğu disiplinleri şöyle ifade etmektedir; “Hülâsa, meşgul olacağımız sahanın sıklet merkezi teessürî hayatımızın dile in`ikası olacaktır. Bu in`ikâs, dilin bünyesinde vücûda gelen tahavvülat duygu ve heyecan tesiri ile zihni hayattan ayrılış, zihni hayatın prensiplerini ve şartlarını aşan muhayyile tezahürleri, fikirlerin katiyetlerini kaybedişi ile taayyün eder.
San`atın bu farikası üzerine eğilince bütün hayatı kavrayan ve edebiyât tarihçilerini şaşırtıp buhranlara sevkeden bir mevzu genişliği hayli daralır ve ilmî, mantıkî mecrasına girer. Her ilim şubesinin bir merkezleştiği nokta, bir de bu noktanın etrafında ikinci derecede alâkadar olduğu mevzular vardır. Bu mevzular, başka ilimlere aittir. Fakat o nokta etrafında ehemmiyetlerine göre uzak veya yakın daireler çizerler. Tarih ve fikir tarihi, edebiyât tarihinin etrafında üçüncü ve dördüncü dairedir. Psikoloji ve biyografi birinci ve ikinci dairededir.”7
Şimdi de edebiyât tarihi kavramının Batıdaki tarihine bakalım. Batıdaki edebiyât tarihçiliği bizim edebiyâtımızdaki örneklerinden öncedir. Bu kavramın batıdaki tarihi gelişimi ve buna ait metod hakkında batılı bir bilim adamı şunları söylemektedir; “Meselenin bugünkü durumunu anlayabilmek için, on dokuzuncu yüz yılın sonlarına kadar uzanalım. O zaman kadar edebiyât tarihi incelemelerinde metod diye bir şey yoktu. Derin görüşlü veya zevk sahibi bazı kimseler, büyük muharrirlerin eserleri karşısında duyduklarını halka bildiriyorlar ve estetik tenkid yapıyorlardı; felsefi düşünüşlü bazı mütefekkirler ise bu muharrirlerin eserleri üzerinde, nevilerin gelişmesine yahut eserlerle sebepleri arasındaki münasebetlere dair kanunlar hakkındaki nazariyelerini tecrübe ediyorlardı. Fakat, Lemaitre, Brunetiere ve Taine, edebiyât sahasında tarihi görüşten aynı derecede mahrum olan münekkidlerdi. Bunlardan birincisi, edebi eserleri birbirinden ayrı birer nesne, diğerleri ise, isbat etmek istedikleri dâvanın birer uzvu farzediyorlardı.
Hemen hemen aynı zamanda, iki metod doğdu: Edebiyât tarihi ve mukayeseli edebiyât Saint-Beuve’den sonra, edebiyât tarihini meydana getiren Lanson oldu. Lanson’un metodu, bir eserde, nedensellik prensibine dayanarak, mümkün olan şeyleri izah etmek, muharririn, yaşadığı zamana, kendisinden önce gelenlere, hayatına ve okuduğu kitaplara neler borçlu olduğunu belirtmekten ibarettir.
Bu iki metodun pek çok müşterek noktaları vardır; ancak birbirlerine yardım ederek ilerleyebilirler. Her ikisi de ne muhakeme etmek, ne de yeniden yapmak iddiasındadırlar. İstedikleri şey, sadece, sabırla çalışarak, edebiyât âleminin karışık realitesini, sebeple netice arasındaki münasebete dayanarak birbirlerine bağlı olan unsurlara ayırmaktır.
Fakat bu metotlar, hâdiselerin nasıl cereyan ettiğini doğru olarak görmek isteyen, metinlerdeki estetik değere karşı son derece titiz davranan ve insan düşüncesinin çeşitli şekillerini kavramak hususunda çok kabiliyetli olduktan başka, bu güzelliklerin veya düşüncelerin motiflerine karşı da, müphem ve şatafatlı cümlelerle, yahut haddinden fazla kesin veya muğlak istemlerle tatmin edilmesi güç doymak bilmeyen, dayanılmaz bir tecessüs duyan kimseleri endişeden kurtarmaktan geri kalmadı.
Edebiyât tarihi kavramında tarih düşüncesi bazen edebiyât düşüncesini tamamiyle gölgede bırakıyor. Vakıaların birbirlerine nasıl başlandıklarını inceden inceye araştıran, fakat tam manasile edebi vakıalarla ilgilenmeyen, ve uzaktan da olsa, eserin anlaşılmasına yarayacak hiç bir bilgi getirmeyen çalışmalara , edebiyât tarihi adı veriliyor.
Abel Lefranc’ın üzerinde çalıştığı meselelerden biri de ‘Shakespeare’in yazdığı söylenen dramları acaba gerçekten kendisi mi yazmıştır?’ sualidir. Rene Bray diyor ki: ‘Edebiyât tarihi, bir eserin kimin tarafından yazıldığını araştırmakla mükellef değildir, bu eseri inceler. Edebiyât tarihinin sahasını böyle genişleterek, talebeler de hocalar da çalışmalarının asıl gayesi olması gereken sanat eserini gözden kaybediyorlar. Edebiyât tarihi sanat eserlerinin tarihidir. Bütün hakîkâti aramamıza lüzum yoktur. Güzellik sahasında hakîkâti aramak yeter.’
Rene Bray daha ileride diyor ki: ‘Edebiyât tarihine ait diye ortaya atılan, fakat hakîkâtte Edebiyât tan zerre kadar bahsetmiyen, son zamanlarda yazılmış, yirmi tane kadar, hem de en iyilerinden, doktora tezi zikredebilirim. İşlerin bu raddeye geldiğini görmek doğrusu insanı biraz korkutuyor. Çünkü Fransa’da doktora tezlerinin edebiyât tarihi disiplininde ne kadar büyük bir rol oynadıkları malûmdur.’
Böylece, edebiyât tarihi, san`at eserini yalnız bir san`at eseri olduğu için incelemekten ibaret olan vazifesini unutuyor, edebiyât la ilgisi olmayan vakıaları araştırmakla meşgul oluyor ve bu yüzden hakki tarihin sahasına düşüyor.”8
Edebiyâtı sözün mimarisi diye tariflerde yapılmıştır. Bu tarif, edebi eserin yalnız estetik göz ile tenkidinden doğmaktadır. Bu sebeple bize edebiyâtı ve edebi eseri tam anlamıyla izah edemez. Bir edebi eser hiç şüphe yok ki estetik kıymetler ölçüsüne vurulabilen bir üründür. Bizde ve batıda bu ve buna benzer tanımlar yapılmıştır. İşte batı edebiyâtında bu tanıma ve edebiyât tarihi kavramına ait bir başka görüş: “Şiiri resimleştirmeğe çalışan, edebi tasvîrleri manzara tasvîrleriyle dolduran romantizm de plastik sanatlar üzerinde durdu ve bilhassa Frıedrıch Schegels gene, kavramlara bağlı olmadıkları için estetik alanda ancak plastik sanatkârın mutlak bir varlığı olduğunu, tekrarladı. Plastik sanatlara bunun için daha hür bakılabiliyordu. Araya fikirler karışmadan, fikirler insanı başka yönlere kaydırmadan, dağıtmadan, onları değerlendirmek, sırf sanat bakımından değerlendirmek daha da kolay oldu ve işte bunun için edebiyâta plastik sanatların kavramlarıyla yaklaşılmağa çalışıldı.
Bir sanatkârın, umumi, kanuni olanı ön plana alması ne kadar tabii ise, bir tarihçinin de içinde sanatın belirdiği şekil tarzları ile ilgilenmesi o kadar tabiidir. Her sanatkâr, bağlı bulunduğu muayyen görme imkanları önündedir. Her şeyi her zaman görmek mümkün değildir. Görmenin de aslında bir tarihi vardır ve bu görme merhalesini keşfetmek için sanat tarihçisinin en önde gelen vazifesidir.
Her devrin özel bir değeri vardır. Bunun için de verilecek hükümlerin devirler göz önünde tutularak verilmesi gerekmektedir. Fakat bu inanç, edebiyât tarihçilerini daha çok kültür tarihi ve fikir tarihi yapmağa götürdü. Bir eser, devrin cereyanları içinde değerlendirilmeğe çalışıldı, yazarının dünyaya karşı almış olduğu durum araştırıldı ve bu durumun, yaratıcılığı için ne dereceye kadar verimli olduğu incelendi. Yalnız şekil istekleri, şekil imkânları aranmadı, yaratıcılığın kaynağı olan şekil kuvvetleri üzerinde durulmadı. Barok ve romantik devirler ancak fikir tarihi, kültür ve sosyolojik görüşlerle yeniden değerlendirildi. Böyle olunca da bu devrin eserleri, bu cemiyetin eserleri ve bu cemiyet için eserler oldu. Eseri sanat eseri yapan edebi şekil veriş tarzı ve şekil veriş imkânları üzerinde durulmadı. Buna karşılık romantik devir üzerindeki araştırmalar da büyük bir emniyetle fikir ve ruh bağları ile meşgul oldu ve bu devrin neslinde benlik şuurunun belirdiği keşfedildi; fikir hareketleri bu benlik şuuru ile yeni bir merhalede göründü.
Kültür, fikir, tarih ve sosyolojik görüşler, gerçi yetişme şuurunu canlandırdı, ama edebi şekil verme imkânlarını genişletmedi, şekil veriş tarzını açıklamadı; çünkü bunlar sadece tarihi bağlar içinde görülmüştü. Bir eserin özel karakteri, sadece fikir yahut da kültür tarihi bağlar içinde incelendiği zaman edebi imkânları, şekil tarzları belirmez, edebi hayat, şahsî veya sosyal düşüncelerle aydınlanmaz. Şekil verme yetisinin tarihi durumları, öz ve özel yollar gösterebildiği zamanlarda, edebi söz ve kavrayış tarzı umumi kaideler içine girmez. Bunu kendi özelliği içinde görmek lâzımdır ve o zaman ancak yeni Edebiyât tarihi meseleleri ile karşılaşırız. Sonra da sanatkâr sadece fikirlerine değil, tasavvurlarına ve hayat durumlarına, bir kelime ile iç varlığına şekil verir. Plâstik sanatlarda olduğu gibi Edebiyât ta da bir eseri, sadece umumi tarihe, siyaset, sosyal veya fikir hareketlerine bağlamak, şahsi, biyografık gelişmeyi göstermek yetmez. Sanatkârın edebi yaratıcılığına nüfûz etmek gerektir.”9
Edebiyât tarihini medeniyet tarihi olarak görmek herhalde doğru bir tesbit olur. Bu konuda ve edebiyât tarihinde metod hakkında diğer bir batılı araştırmacının görüşü ise şöyledir; "Şu halde Profesör Spingarn’la mutabıkız demektir. Bize lazım olan şey medeniyet tarihidir. Tarihin her anında bir memleketi mukayase etmek, medeniyet tarihine neler kazandırdığını tesbit etmek faydalıdır. Fakat bunu yapabilmek için, her şeyden evvel bu memleketi iyice tasvîr etmek lazım gelmez mi? Bizde öyle edebiyât tarihçileri vardır ki ne ‘filozofturlar’, ne ‘Avrupalı’, ne de ‘milliyetçi’. Bir mevzu kendilerini ilgilendirdi mi, öğrenmek istedikleri yegane şey hakîkâttir; bunun içi, bu hakîkâte ulaştırması icabeden bir metod takip ederler. Mahdut ve kafi araştırmaları yapmak için. bir milletin dünyevî, mütevazi ve sabırla bekleyen hakîkâtini elden kaçırmak bahasına, bütün milletlerin sahasına yayıldıklarına ve metafiziğin semalarında dolaştıklarına henüz kanaat getirmiş değillerdir.
D.Mornet’in tenkidi hakîkâtte iki taraflıdır ve iki mevzuu ele almaktadır. edebiyâtın felsefesi dediği şey, yani büyük tarihi sentezler kurmak için sarfedilen gayretlerin takdire değer tarafı büyük sahalar üzerinde cereyan eden büyük safhaları kavramak istemesidir. Fakat edebiyâtın felsefesini yapan kimse müşahedelerini henüz tamamlanmamış olan bir takım tecrübelere istinat ettirmek mecburiyetindedir. Diğer taraftan, tesir meselesini bir tarafa bırakıp da sadece tesadüfi benzerlikleri ele alan umumi edebiyâta ise edebiyât tarihi demek caiz değildir.
D. Mornet’in birçok edebiyâtların umumi tarihi üzerine kurulan bir edebiyât felsefesini edebiyât tarihinin hakikî düşmanı olarak kabul eder. Halbuki Bernard Fay, edebi tenkid yahut sanatkârane yazılmış bir edebiyât tarihi adını verdiği bir metod ortaya atarak edebiyât tarihini yeni bir tehlike karşısında bırakıyor. Bernard Fay diyor ki: ‘Edebiyâtın tetkiki için kullanılan ve bugün birbirleriyle çarpışan metodlar şunlardır: Bir taraftan, ilmi olmak istidadını gösteren bir temel üzerine kurulan tarihi disiplinler, diğer taraftan, sanatkârane bir temele dayanmak istiyen tamamiyle edebi teknikler." Edebiyât tarihine ait bir eserin değeri, kafi bir neticeye varıp varmadığına, bir vakıaya dayanıp dayanmadığına bağlıdır. Fakat, geçmiş devirlere ait edebi eserlerde bir vakıa bulunabileceğine inanmak için ölü, sabit, muayyen, nüfûz edilebilin ve tamamiyle anlaşılabilecek bir mazinin mevcudiyetini kabul etmek lazımdır.’
Bernard Fay’a göre, edebiyât tarihçileri kat`i neticeye varmak istemekle yanlış hareket ediyorlar; araştırmalar yapan bir insanın muhayyilesi, icabında bir hamle yaparak, ‘mazinin bütün hakîkâti ile canlanacağı sahifeler’ yazabilmelidir.
Ayırd etmemiz lazım gelen, iki prensip vardır; bunlardan birincisi ikinciye bağlıdır; felsefe ve Avrupalılaşma. Bu iki prensip D. Mornet’in anladığı şekildeki edebiyât tarihinin çerçevesi dışında kalan bir eser meydana getirmektedir; çünkü, ona göre. edebiyât tarihi, her şeyden evvel tarihî ve millî olması gereken bir ilim şubesidir.
Profesör Spingarn’ın ortaya attığı ve Folkierskf’nin tatbik ettiği metod neden tarihi değildir? Hadiselerin nedeni ile neticesi arasındaki münasebetlerden Ziyâde benzerliklere ehemmiyet veriyor da ondan.
D. Mornet’ye göre, tarihi metod bir başlangıçtan ibarettir; felsefi yahut estetik metodlara yol açar; eserlerini meydana getirebilmeleri için onlara malzeme temin etmekle iktifa eder. İkinci derecede bir muharriri tetkik ettiğimiz zaman mevzuun alaka uyandırabilmesi için, bu muharririn bir bütün olarak değil, zamanı, içinde yaşadığı muhiti, asrı göz önünde bulundurulmalıdır. Tetkik ettiğimiz bu muharririn bir deha olduğunu ispata çalışmayalım, çünkü zaten ikinci derecededir, fakat onu kendi sınıfına, yani aleladelere bir örnek olarak ele alalım; zira unutmayalım ki, her devirde, cemiyetin hakikî topluluğunu vücuda getirenler bu alelade insanlardır. Haddi zatında değeri olmayan bir muharrir, bir insan topluluğuna örnek olarak tetkik edilecek olursa, büyük bir değer kazanır.”10
Madem edebiyât tarihi medeniyet tarihidir dedik o halde bu tarihimizi doğru ve anlaşılır kılmak için yapmamız gerekenler ve sanatkâr ile edebiyât tarihçisini Ali Nihat Tarlan şu cümlelerle anlatmaktadır; “Bu yolda şimdiye kadar yapılan en faydalı iş hakiki edebiyât müverrihinin önüne sağlam etiketli malzeme yığmaktan ibaret olmuştur ki, bu da edebiyât tarihine çok büyük bir hizmettir.
O halde edebiyât tarihi bahçesini hakiki mahsulüne nefes aldırmayan tufeylilerden temizlemek zamanı artık gelmiştir. Edebiyât tarihlerini açınız. İçinde bol bol tarih, coğrafya, biyografi, fikir tahlilleri, indi hükümler ve psikoloji kırıntıları bulacaksınız. Yegane rastlayamayacağınız şey, edebiyât tarihidir. Çünkü bunların hiç birisi edebiyât değildir. Bazan Edebiyâta giren varsa da ekseriya bu giriş disiplinsiz ve başı boştur.
Şimdi, edebiyat tarihi yazmak isteyenin mesaisini tabii, mantıki sırası ile ve geniş hatları ile şöyle tasavvur ediyoruz. Berveçhi peşin şunu kaydetmek lazımdır: Edebiyât müverrihi, sanatkâr ruhunun derin duygularını kuvveti bir şekilde duyacak kadar sanâtkâr bir ruha ve bu duygu ve heyecan tezahürlerini mantık ve ilim görüşü ile tetkik edebilecek derecede kanuna inanmış bir dimağa sahip olmalıdır. Bu vasıfları haiz bir edebiyât tarihçisi:
1. Hangi cemiyetin edebiyât tarihini vücuda getirecekse, o cemiyetin ferdiyetini bütün ruhu ve sâfiyeti ile tespit ve tayin edecektir. Bunu tespit ve tayin ederken icap ettikçe tarihi,coğrafi ve daha bununla alakadar diğer bilgilere müracaat mecburiyetindedir.
2. Teşekkül anından ele aldığı devre kadar dilin geçirdiği tahavvülatı. bu tahavvülatın mekanizmasını onun bünye ve dehasını bilmek ve bu bilgiye istinaden bu içtimai müessesenin o andaki durumunu ve bilhassa inhina kabiliyetini göstermek mecburiyetindedir.
3. O, cemiyetin san`at telakkisini aydınlatacaktır. Çünkü her şeyden evvel san`âtkâr hakkında verilecek ilmi kıymet hükmü bu telakkiye istinad eder, san`âtkâr her ne kadar ferdi uzviyet ve içtimai amillerin çizdiği muayyeniyet dairesi içinde ise de, iradesini bu yola tevcih etmiştir. Evvela eserler tesbit edilir. Edebiyât tarihi, insanın teessüri hayatına ait mevzuları kül veya cüz halinde ve muayyen bir dozda ihtiva eden eserleri ele almak zaruretindedir.
Edebi eseri edebiyât tarihi bakımından ayırdetmek hayli mühim bir meseledir. Bu merhalede metinler üzerine yüklenmek lazımdır. Zaten edebiyât namına tek mevcud onlardır. Metinlere göre nev’iler ayrılır. Bu nev’ilerin tesbitinde göz önüne alınacak nokta san`at telâkkisidir. Çünkü edebî cereyanlar onun üzerinde teessüs eder ve ona göre istikamet değiştirirler. Edebi mahsul, duygu, fikir ve muhayyilenin imtizacından müteşekkil bir varlıktır.
Tahlil, hiç bir zaman terkibin külli hüviyetini değiştirmez. Bunların ikisi de ayrı ayrı şeylerdir. Tahlil, bir küllün unsurlarını bize göstererek onun mahiyeti hakkındaki tecessüsümüzü bir itminan ile karşılar.
Edebiyat tarihçisi hangi cemiyetin edebiyât tarihini yazıyorsa, o cemiyetin teessüri hayatına ait bu malzemeyi bir obje olarak eline alıp asırlar boyunca yürüyüşlerini, bize gösterecektir.
Şimdi san`âtkâra gelelim: San`âtkâr, evvelâ bir ferddir. Ferd ile cemiyet geniş çizgileri ile ve fazla mazi ve verasete kaçmadan toprak ile ona dikilen fidana benzer. Kabiliyet ve madde hususiyeti ferddedir.
San`atkârın ruhi portresini aydınlığa çıkarmak, bir taraftan eseri, diğer taraftan san`at eserinin vücuda gelmesi kanunlarını izah eder ve hepsinden mühim olarak bize ‘yeni bir insan’ verir.
Bu tahlil ve tedkikleri ilmi kanunlara yaklaşarak yapan müverrih, elde ettiği neticelere tensik edilmiş, farikaları tesbit edilmiş bir halde eserinde yer verirse asıl edebiyât tarihini yazmış olur. Şimdiye kadar bu yolda hemen hiç bir tecrübeye girişilmemiş olduğu için bu tedkikin formülleri ve arz şekilleri yavaş yavaş belirecektir. Bu tarz tedkikte eski retorik kitapları bizim işimizi hayli kolaylaştırır. Her edebi devir ve nev’i ile bu devir ve nev’e mensup sanat`karlar hakkında ilmi monografiler yazmak icab eder ki, bunların sentezinden bir edebiyat tarihi meydana gelsin.”11
Edebiyât tarihi ilim dünyası ve toplumlar için bir ihtiyaçtır. Çünkü edebiyat tarihi medeniyet tarihidir. Onun meydana getirilebilmesi için yukarıda farklı ilim adamlarınca da kabul gören anlayışlar ifade edilmiştir. Ortaya ilmi esaslara bağlı kalınarak bir edebiyat tarihi çıkarılacaksa belirtilen bilgiler ışığında hareket edilmesini bir geçer şart olarak görmekteyiz.


