Geçitteki Ayak Sesleri
Nazmiye Denizer
Vakit gece yarısını çoktan devirdi, ahmak ıslatan durmak bilmiyor. Sırılsıklamım… Küçük gölcüklerim de cabası… Gündüz olsaydı ne iyi olurdu. Güneş bütün kemiklerimi ısıtırdı şimdi. Şu koca şehre bak! Evleri, arabaları, parkları, bahçeleri koynuna almış; sesini, sessiz karanlığın içine gömmüş nasıl da mışıl mışıl uyuyor. Kim bilir ne düşler görüyordur hasbam şimdi? Keşke ben de uyuyabilsem onun gibi. Ayaklarımı toplasam, bir kenara kıvrılsam, uyusam, uyusam... Bu gece kimse geçmese üstümden... Bıktım ayak seslerinden! Üst geçit olmaktan bıktım! Neymiş? Hayat üst geçidiymiş! Ya benim hayatım? Ben var mıyım yok muyum, kimse farkında mı? Ne çok araba geçiyor bu gece alttan. Farlar yolu değil de, göz bebeklerimi görmeye çalışıyor sanki. Bir bir ateş topu atıyorlar gözlerime. Çıldırıyorum. Yeter artık! Çekin alev toplarınızı.
Bir ayak sesi! Dur bakalım, kimmiş bu anlayalım? Çok yorgun ayak bunlar, yürümüyor da sürükleniyorlar. Ürkek ürkekler üstelik... Bir adım ileri, bir adım geri… Bir umutsuzluk, bir kararsızlık... Gazete, çerçöp dolanıyor cansız ayaklara. Tökezliyorlar. Kimsin sen? Nereye gecenin bu el ayak çekilmiş vakti? Bu da ne? Balıkla tütsülenmiş yanık yağ kokusu. Tanıdım! Hasan bu! Hiç yanılmam! Tuna Balık Lokantası'nın ahçı yamağı... Gece vardiyasından dönüyor besbelli. Kara kuru sıska adam. Ahçı yamağı demeye bin şahit lazım! Bir türlü ahçı olamadı garibim yıllardır. Ayakkabıları da delik deşik... Allah vere de gölcüklere girmese bari. Zavallının başka ayakkabısı da yok ki. Çocuklardan ona sıra mı... Ay ışığım nerdesin? Hemen çık o bulutun arkasından! Tutalım Hasan'ın elinden, düşürmeyelim yere. Adamım! Dikkat! Önüne bak! Mehtabım sen çok yaşa! Hasan güle gül...
Hasan'ın her adım atışında kaybolan ayak seslerinin ninnisinde uyumak istiyorum. Gözlerim... Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Serin bir bahar rüzgârı esiyor. Üşüyorum… Parmaklıklarımı saran yaldızlı reklam brandasının altına iyice sokuluyorum. Ayaklarımı karanlığın içine sarkıtıyorum. Zaman duruyor. Rüzgâr susuyor. Ay galiba bulutların arasına...
"Fener! Fener! En büyük..."
"Cimbom! Cimbom! Şampiyon!"
"Fener!" "Cimbom!" "Göstereceğim sana adi herif" "Bırak yakamı!" "Bırak vurma adamı öldüreceksin!" "Gebersin namussuz!"
Eyvah! Kim bunlar! Birbirlerini öldürecekler! Dört kişi! Kim kiminle kavga ediyor! Hepsi birbiriyle! Birinin yüzü gözü kan içinde! Biri yere düştü! İşte biri daha düştü! Burnundan kan fışkırıyor! Ne yapacağım? Tanrım! Polis! Polis! Polis!
Düdük sesleri yırtıyor geceyi. Kabaralı potinlerin altında eziliyorum! Kavga eden gençlerden ikisi kaçıyor. Yere düşen diğer ikisi de kaçma çabasında... Biri, bir iki adım atamadan düşüyor. Diğeri, hiç kalkamadı yerinden… Birinci polis küfretti, kocaman bir tükürük yanağımdan aşağı süzülüyor. İkinci polis ambulansı aradı. Kendisi ayaktayken lavanta kokulu yatağında uyuyanlara lanet okudu. Üçüncü polis, el fenerinin ölü ışığını yaralıların üstünde şöyle bir gezdirdi:
"Hapı yutmuş bunlar! İkisi de iflah olmaz!" dedi. Ambulansın çığlığı yerde yatanlara belli belirsiz bir umut oluyor. "Acele edin! Çocuklarım ölüyor!" diye haykırıyorum. Doktor yere çömeliyor. "Nabız filiform, zor duyuluyor. Hemşire! Buruna tampon!" Öteki çocuk? "Kan kaybediyor! Alnında genişçe bir yarık! Acele etmeliyiz!" Sedyeler, Polis düdükleri, ambulans sirenleri... Hepsi... Hepsi birden beni kızıla boyanmış elbisemle ortada bırakıp gecenin içinde kayboluyorlar.
Kalakalıyorum öylece. Göz kapaklarım kavuşmak istemiyor. Yüreğim daralıyor. Alttan süzüle süzüle geçen arabalara bakıyorum. Birine binmek, alıp başımı gitmek, yeni bir hayata başlamak istiyorum. Başımı çeviriyorum, iki yanımda uyuyan sokaklarla vedalaşıyorum. Yarın beni yerimde bulamayacak olan daim konuklarıma kayıyor aklım. Tam sağımda, ilk basamakta simitçi Kazım... Yukarda ilk sahanlıkta baloncu Nazım... Bu ikisinden de bir şeyler almadan geçenler olmaz değil! Olabilir... Fakat tam soldaki basamaklarımın ikinci sahanlığına işportacı Kerim yerleşmiştir ki ondan bir şey almadan geçen henüz görülmemiştir. Bir konuğum daha vardır onlardan başka tam da bağrımda oturur her gün: Dilenci Ayşe Nine... Onu söylemeye ne dilim varıyor, ne yüreğim dayanıyor. Gözlerim buğulanıyor. Bir bulut çisil çisil ağlamaya başlıyor. Ay durgunlaşıyor. Yıldızlar boynunu büküyor. Elveda dostlar...
"Seni çok seviyorum bir tanem, ne olur gitme, gidersen yaşayamam!" "Bırak beni! Gitmek istiyorum!" Kim bunlar? Bunları da tanımıyorum. Çıkageldiler yıldızların solmaya yüz tuttuğu dem... Tam da ben burayı terk etmeye hazırlanırken. Nasıl gideceksen git şimdi göz göre göre? Şunların hâline bak! Bal gibi sevdalı ikisi de… Baksana! Adamın yalvarmaları aşka bulanıyor dudaklarında. Kadın "git" derken "Ne olur beni bırakma gidersem sonum olur." diyor. Bilirim... Siz de bilirsiniz elbette! Ne çok sevgililer vardır böyle ayrılan... Mehtap, neredesin? Görün şu aptal âşıklara hülyalı hülyalı! Yıldızlar altında bir aşk masalı... Hafif bir meltem… Her şey tamam... Korkuluklarım hazır... Aya ve yıldıza nazır... Sarıl... Sarıl...
"Benim gönlüm sarhoştur yıldızların altında... Sevişmek ah ne hoştur yıldızların altında..." Hadi... Oldu mu şimdi? Sarhoş Hamdi! Adım gibi bilirim bu nağmelerin sahibini! Yine zil zurna adamım... Bir kere ayık geçtiğini görmedim ki bu güne kadar! Eğer görürsem (ki sanmıyorum!) adağım var: İki ayaklı horoz... Şuna bak! Nasıl da yalpalıyor. Düştü düşecek... Tütünle demlenmiş şarap kokusu eşittir Hamdi... "Mehtaplı gecelerde hep seni andım..." Zavallı! Nağme yaptığını sanıyor. Güfteler damağına yapışmış bölük pörçük... Allah vere de kusmasa bari! Gecenin bu saati çekemem onun kusmuk kokusunu! Ah anneciğim, beni niye üst geçit olarak doğurdun? Hamdi ha devrildi ha devrilecek... Kolundan tutuyorum, basamaklara doğru götürüyorum. Eyttt! Bırak kolumu! Birden bir şimşek çakıyor. Hamdi küfrediyor. Gök gürültüsü Hamdi'nin sesini kaybediyor. Bir kamyon kornası geceyi yırtıyor. Hamdi'ye bakıyorum yuvarlana yuvarlana kaderine gidiyor.
"Bir neşe umdu gönül seraba keder oldu.
Göründü geçti bahar hazanla heder oldu."
Oh! Şok şükür! Hamdi'yi kazasız belasız savdım. Allah muhafaza... Ya sızıp burada kalsaydı? Kalsaydı ne mi olacaktı? Siz tahmin edin! Benim aklım şimdi şu gümüş tepsi gibi parıldayan ayda... Bakın! Yıldızlar nasıl da kur yapıyorlar ona! Niçin? Bir avuç ışık için... Bir küçücük bakış için… Gecenin ömrü iyice azaldı. Koynunda biraz kestirsem mi acaba göçüp gitmeden? Hangi taşa koysam başımı? Hangi yana...
Yürü kız... Saçlarını sürü kız... Ne geceydi ama! Biraz daha hızlı yürü. Ortalık ışıyacak. Alt kattakiler görmeden eve... Allah kahretsin! Şu bize para sayan zengin enayilerden birini nikâh masasına oturtamadık! Oturtabilseydik işlem tamamdı! Şimdi kuş tüyü yatağımızda, zengin enayimizin koynunda mışıl mışıl uyuyor olurduk. Ama ne gezer bende öyle talih! Hoş sende de yok ya! Bu gidişle biz daha çok koklarız o kara bıyıklıların tütün ve alkol kokan ağızlarını. Yürü kız, acele et biraz! Lanet olsun! Bu da ne? Burada birisi yatıyor? Dur bir bakayım? Tiner kokusu... Garibim sızıp kalmış. Bizim gibi o da kader mahkûmu... Nasıl da büzülmüş çocuk! Ver kız şalını...
"Dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine
İnlerim şimdi uzaklardan bakan... Dertliyim..."
Oh... Çok şükür gittiler. Hiç sesimi çıkarmadım. Biliyorum. Bir dokunursam bin ah edecekler, hırslarını benden alacaklar. Her gece aynı terane… Gitmeyin kardeşim! Kara bıyıklı adamlar sizi zorla mı evinizden alıyorlar? Hem herkesin zengin kocası mı var?
Fakat bu tinerci Âdem ne zaman geldi? Hiç duymadım. Zavallı çocuk… Dur şunu uyandırayım. Evine gitsin. Gözleri yolda kulağı sestedir anacığının. Ana yüreği... Babası olsaydı... Babası olsaydı Âdem böyle olmayacak mıydı? Kim bilebilir? Ama babası yoktu babası! Bu gerçek... Ölüp gitmişti ansızın, anasının kucağında üç çocuk bırakarak... Hadi oğlum kalk! Arabaların farları azala çoğala bize doğru geliyor. Bir müddet bizi âleme gösteriyor. Sonra tekrar karanlığa bırakıyor. Çocuğa bakıyorum. Hayalimde onu büyütüyorum. Genç bir adam yapıyorum. Takım elbise giydirmeye çalışıyorum… Giydiremiyorum... Koluna bir kız vermeye çalışıyorum... Veremiyorum... Elinden tutan çocuk... İmkânsız. Olmuyor... Olmuyor... Ay ve yıldızlar birden ışıklarını söndürüyorlar, sabah karanlığının önünde el bağlıyorlar. Bulutlar simil simil ağlıyorlar. Âdem son basamakta düşüyor. Koşup onu kaldırıyorum. Yüzüme bakıyor. Yalpalayarak yürek dağlamaya gidiyor. Dönüp kendi hüznüme dalıyorum. Birden bir ezan sesi duyuluyor. Tan yeri derin uykusundan uyanıyor. Maviye çalar bir gün doğuyor üstümüze... Gülümsüyorum. Gözlerimi kapıyorum. İki ihtiyarın ayaklarını sürükleyerek sese doğru gittiğini hissediyorum...


