İnkar Et Yeter Bana
Şeniz Bayır
Babamdan biliyorum ben bu şarkıyı, ama ne güftesi ona ait ne bestesi… Seslendirmek gibi bir katkısı da yok şarkıya. Sadece hissiyattan yana bir ortaklığı var bu cümlede. Yıllar sonra dinlerken bu şarkıyı, nakaratı takılıyor kalbime ve maziden çıkıp geliyor babamın en acı repliği.
Hastalığı nüksettikçe, yataktan çıkmadığı günlerde başında beklediğim zamanlardan kalma bir hikâye bu cümle. Bu cümleyle en gizli hikâyesine ortak etmişti beni. Konuşmayı seven, ayrıntılı bir gözlem gücüne sahip babam, kafasındaki kitabın sayfalarından okur gibi anlatırdı olayları. Galiba kafasındaki kitapta, en çok bu söze dair sayfalar vardı.
İlaçlarını içirip, başucuna iyice yerleştikten sonra başlardık sohbete. Sanki yaşlanmış, vakti yaklaşmış olmanın verdiği bir duyguyla her gün maziden başka bir hikâye anlatıyordu. Ben kulağım babamda, zihnim o günlerde, geçmişe gidiyordum ve kendimi orada buluyordum. Onun anlatma gücüne benim muhayyilemin gücü eklenince zor olmuyordu hikâyelerin iklimine girmek. Ama bu cümlenin hikâyesini hep erteliyorduk.
"Evleneceksen, bir erkeğin ikinci karısı olacaksın, bak baban nasıl da kıymet veriyor annene!" cümlesiyle babamın ilk eşinden haberdar olmuştuk. Ortada üvey kardeşler olmadığı için inanmak pek güç olmuştu ama babamın ilk evliliğinin en büyük ispatı söylendiği gibi çok "kıymetli ikinci karısı" anneme verdiği kıymetti. Kötü ve soğuk bir espri, ama öyleydi. Arada bir babamın sara nöbetlerinden sonra da duyardık: "İlk karıyı boşadı, günahını aldı ondan böyle çekiyor şimdi. Taa o zamanlardan kalma bir hastalık." Ne zaman geleceği bilinmez sara nöbetlerinin, bir gün yolda yürürken yakalar, banyoda yıkanırken, başka bir gün camide namazda, banka kuyruğunda. Her an her yerde bayılabilir hasta. Babam da rast gele bir yerde bayılınca etraftan tanıdıklar onu getirirlerdi eve. Küçük yerde yaşamanın güzelliği, tanırsınız herkesi, herkes de sizi tanır. Birini durdurup arabasına koyarlardı veya biraz ayılmışsa koluna destek birkaç kişiyle eve gelirdi-getirilirdi babam. Sonra uzun bir uyku, onu çok yoran nöbetin etkileri geçene kadar yatardı. Gelişini görenler, nöbet sırasında çektiği eziyete şahit olanlar bir günahın bedelini ödediğini düşünürlerdi. O günahı az çok duyuyordum, artık kendimi bilmeye başladığım zamanlarda. Bütün dillerden duyarsınız da asıl hikâyenin kaynağı olan dilden duymak ayrıdır. Dinlemek için sabırla beklemiştim, babam da bir ömür beklemişti anlatmak için.
İlaçları uyku yapıyordu, artık günün çoğunu uyuklayarak geçiriyordu. Onun yalnız bir şekilde uykuya dalmasındansa, biraz daha hafiflemiş olarak uykuya varması için o dalana kadar konuşurduk. Gitmeden önce duyurmak istediklerini duymak gibi bir telaşım vardı ne de olsa.
Sözü kim açacak, kim ilk adımı atacak diye bekliyordum. Baba-kız olmamız sebebiyle aşktan, ilk aşktan söz etmek kolay olmayacaktı. Ama onun küçük kızı olarak biraz şımarıklığımdan, biraz onun anlatma isteğinden tutamayıp "Nasıl oldu baba?" diye sordum. Babam "Ne nasıl oldu?" diye sormadı bile. Bu soruyu soracağımı biliyormuş gibi bir hali vardı. Belki de geriye anlatılmayan bir bu hikâye kalmıştı da ondan bekliyordu. Anlatmak için fırsat kolluyordu.
"Nasıl oldu baba ilk görüşün. Hani annem hep şikâyet ediyor ya 'babanızla görmeden evlendim, nerde önceden görmek evleneceğin kişiyi.' Onunla da mı öyle oldu?"
Sözler, kelimeler içindeki sabırsızlığı ele verircesine akmaya başladı dilinden. "Zaten komşuyduk kızım, evimize gelir giderdi. Anam erken yaşta öldüğünden, babam beş oğlanla dul kaldı. Anasıyla gelirdi bize yardıma. Ben tarlaya giderken veya eve döndüğümde görürdüm. Uzun boyluydu, dimdik duruşlu hali anama çok benzerdi, zaten akrabasıydı anamın. Hele şalvarı ne çok yakışırdı."
"Seviyor muydun baba?"
"Bilmiyorum ki nasıl sevilir. Hep görüyordum, hâlimizi biliyordu, bize yardımı dokunuyordu. Çünkü köy yerinde bir evin kadınsız olması zor. Evimize kim girse, bir kadının yapacağı işleri yapsa onu severdik herhalde, sevmeye hazırdık. O girdi evimize, gözüm ona alıştı, gönlüm ona ısındı."
"Sonra ne oldu peki?"
"İstedik verdiler ne de olsa arada Allah'ın emri, peygamberin kavli, seven bir gönül vardı. Evin büyük oğlu ben olduğumdan evlenmek ilk bana nasip oldu. Zaten bizimle olmaya alışıktı, biz de onunla olmaya alışmıştık. Bir zorluk çıkmadı, gönüller de bir birine ısınmıştı. İyi başladı yani, bir başlangıç için kâfi miktarda güzeldi olanlar. Sonradan işler bozuldu, o evimizin tek kadınıydı. Benim karım, babamın biricik gelini, kardeşlerimin anası olmuştu. Sonra babam da evlendi, bize yazılan kader ona ikinci kez yazılmıştı. Sırayla kardeşlerim de evleneceklerdi. Sırası gelen bu yola giriyordu nasıl olsa. Toprak tek evi beslemeye yeterken, hane sayısı arttıkça yetmeyecekti, aşikârdı. Evlenirken başı çekerken, rızkını köyün dışında aramada da başı çektim. Karımı bıraktım ve yollara düştüm. Rızk sofram nerde serilmişse orada konakladım. Arada bir köye para gönderiyordum, ondan seyrek de köye gidiyordum evdekileri görmeye, özlem gidermeye. Pek az kalırdım ve dönünce de pek az haber alırdık birbirimizden" dedi.
Anlatan baba, dinleyen kızı olunca eve dönüşü, özlemini giderişi, uzun aralıklarla bölünen kısa birlikteliklere sıkışan sevgiler nasıl yaşanır çok da anlatılmıyor. Bunu anlatan biliyordu, biraz da "Sırdır anlatılmamalıdır." diye kalıyor babamda. Kaldıkça güzelleşen bir tatla saklıyordur içinde sevdiğine dönüşlerini. Zaten dinleyen de öğrenecektir, başından "bir sevda masalı" geçmeyen âdemoğlu, Havva kızı var mıdır? Tekrar babama dönelim, onun özlemine ve hikâyesine.
Uzakta oluşu, pek az haber alışı, aradaki mesafe engel olamamış, gelmesini istemeyeceğimiz haberin gelmesine. Söyleyen nasıl söylemiş, yazan nasıl yazmış, okuyan nasıl okumuştur bilmiyorum. Şimdi de nasıl yazacağımı bilmediğim gibi. Ancak babamın tebdil-i mekân eylemesine yetmiştir bu haber. Zaten uzun olan mesafe sorularla, şüphelerle, üzüntü ve kızgınlıkla nasıl uzamıştır. Bütün bu yol arkadaşlarıyla nasıl varmıştır. Başını camına dayayıp düşüneceği bir otobüs bile yoktur. O zamanlar öyle her saat başı kalkan her yöne her saat giden otobüsler yok. Yolun birazı şantiyenin aracıyla, birazı durdurduğu kamyonlarla geçmiştir. Nihayet ilçeye gelince iş ayaklarına düşmüştür. Buradan sonrası çetin bir yürüyüş. Dışarısı ayaz, içinin yangını, kalbinin sevgisi, aklının şüphesi yürümüştür.
Araları anlatmadan, dışarıdaki zorlukları dile dökmeden geçti. İçindeki zorluğa hiçbir şey galip gelememiş. Dışarıda ne olsa, ne kadar ağır olsa içinde taşıdıklarına karşılık gelemezdi. Sonra söylediği tek şey babası, analığı, köydekiler anlatırken bildiklerini kulağını kapattığıdır. Kalbinin ve sevdiğinin sesi dışındaki bütün sesler bir uğultudan ibarettir. Mahremine, odasına dar atmıştır kendini. Sevdiğini görebilmek ve anlatılanlara kapısını kapatmak için. Onun yüzünü görmek, masum olduğunu bildiği eşinin temizliğine sığınmak istemiştir. O zaman tutup elinden götürebilirdi, köyün üstüne bir çizik atabilir ve bütün sesleri susturup sözleri kesebilirdi. Bütün iyi ihtimaller içeri girince biter. Götürmek isteyen bekler, götürülmek, tüm olanlardan kurtulmak isteyen yoktur karşısında. Sorması lazım gelenin dili varmaz sormaya. Kadının da hali hiçbir şey söylemez. Sesler hep dışardan gelir, kadın ve kocasından ses çıkmaz, cevap gelmez. Dışarıdakiler cevap da istemezler, zira onlar cevabı vermişlerdir. Günaha girmiştir ve bulaşmıştır. Dışarıdaki sesler, babamın içindeki seslerle çarpışır, karısının sessizliğiyle boş bıraktığı meydanda. Hangisi galip gelir şimdilik belli değil. Ama bekleyiş adamı kızdırır zamanla. İlk zamanlar sabırdan, güvenden, cevaptan emin olan sessiz bekleyiş gider. Yerine içini kemiren bir şüphe kalır. "ya…" der şüphe ve devam etmez, edemez, etmeye kıyamaz. Karşısındakinden bir işaret olsa, ama nafile... Kadında ne "Suçu işledim affet!" diyen bir hâl ne de "Hepsi yalan, vallahi iftira" diyen bir tepki var. Kadın erkeğin kalbindeki o gizli soruyu duymaktan yana istekliymiş gibi cevabı vermemekte kararlıdır. Dışarısı çalkanırken ikisi arasında sonsuz bir sessizlik... İnsanın kaçmayı isteyeceği, duymayı istemeyeceği kadar büyük bir sessizlik... Çünkü sessizlik girince işin içine, kulaklar sandığımızdan çok sayıda ve şiddette ses duyarlar. Sanki sonsuzluğun içinde bir ses yankılanıyordur sonsuz zamanda ve siz o sesi dinliyorsunuzdur, tüm aksi sedasıyla.
Babam kızar kendine iç konuşmalarında. Daha gencecik yeni evli bir kadını bu kadar uzun süre yalnız bırakmamalıydı. Eğer bir suç işlenmişse bunda kendisinin de payı olmalıydı. Yeni bir yerde yuvasını yenilemek için karısından uzak düşüşünün bir yuvaya mal olabileceğini nerden bilebilirdi. İçi böyle konuşurken, o dışardan bir ses arar. Karısıyla beraber kalmaya, onu sahiplenmeye, savunmaya bir dayanak arar. İçindeki sese bir aksi seda ister dışardan. Kimse de "Haklısın karın günahsızdır, 'iç'in doğru söylüyor" demez. Bu destek, dayanak olsa olsa karısından gelir ve gelmelidir. Elini uzatıp kocasından yardım istemelidir, erkeğinin eline sağlam bir sebep vermelidir ki herkesi karşısına alsın. Dışardan gelen olumsuz, karısından gelmeyen olumlu cevap karşısında içindeki ses yenik düşer ve sesi duyulmaz olur artık. O uzun, soğuk, karlı kış gecesi elinden tutup babasının evine götürmeden önce de son bir umutla karısına söylemiştir. Belki ağlayarak, ayağına kapanarak karşısında heykel sessizliğinde, tepkisizliğinde duran karısına demiştir ve hatta bana anlatırken de aynı yalvaran hali sesine bürünüyor. "Valla" dedim; "Sendeki her şey yalan, iftira ediyorlar bana. Ben seni babanın evine yine götürmem." hiç sormadım bile "Yaptın mı?" diye. Sadece olmadığını söyle dedim olmuşsa bile "inkâr et yeter bana" hiç olmazsa kendi nefsime bir sebep sunayım. Ama o gözümün içine baktı o kadar zamandan sonra ve "Yaptım, hepsi doğrudur." dedi. Bu cevap benim nezdimde "Beni babamın evine götür, kabulümdür." demenin bir yoluydu. Yedi yıl boyunca evli kalmıştık çocuğumuz olmamıştı, götürmek zor olmadı o yüzden o gece onu sessizce. Arkasından ağlayanı yoktu ve yanında götürmek isteyeceği de... Babam ise ne arkada kalıp ağlayan olabilmiştir ne de yanında giden… İçinden hiç çıkamadığı "araf"a düşmüştür.
O geceden sonra babamda beliren bayılma nöbetleri yaşı ilerledikçe artmıştı. Sara nöbetleri geçiriyordu ve ben onu ağzından köpükler fışkıran haliyle gördükçe o geceden kalanları kustuğunu düşünürdüm. Yıllarca sürdü bu nöbetler ve kusuşlar hiç bitmedi. Kadının günahını aldılar, oyuna geldi inandı, ondan böyle oldu diyenler babamın içini hiç bilmediler. "inkâr et yeter bana" diyen ve bir yalana bile sarılacak durumdaki halini de bilmediler. Hiç sormadığı bir soruya aldığı cevap ve bir nöbet sonu vefat edişi...
Kadın gitti fısıltılar hep sürdü. "Evet, gördük onu başkasıyla." diyenler de oldu. "Kadın artık bıkmıştı uzak ve ayrı olmaktan; dayaktan ve bunlardan kurtulmak için kabul etti" diyenler de... Babam hep "Sessiz kalsaydım, 'yapmadım de!' sözünü söylemeseydim" de kaldı. Kendi içinde duymayacağı bir cevabı, kadından duyması yeter miydi? Bir kere kendini savunanın hep kendini savunmak zorunda kalacağından mı korktu kadın? En ufacık bir bakışta şüpheyi ve soruyu hissetmek ve yine, yeniden kendini savunmak zorunda olmak? Kendini buna mecbur hissetmek, bitmeyen bir mecburiyet, belki de bundan kaçtı kadın. En iyisi, bir kere kalbe düşen soruyu, kabul edip gitmeyi seçmek... Babamın sormaya kıyamadığı soruyu, soruldu kabul etmek… Bütün bu cevapsızlıklarıyla ilk karısı gitmiştir.
Onların hikâyesine babamın penceresinden baktığımızdan ve ondan dinlediğimizden; biz de cevaplarını veremiyoruz bu soruların. Lakin bir pencerede "inkâr et yeter bana" nakaratı dilinde kalmış bir adam, tutunmak için yalanı göze almış biri, diğer tarafta kendini savunmaktansa yalanı kabul ediş var. Bazı hikâyelerin kazanan bir kahramanı olmuyor, kaybeden iki kahramanı oluyor. Ama kaybetmiş olmaları yine de kahramanlıklarından hiçbir şey kaybettirmiyor.


