Sakızcı ve Deli
Uğur Nail Uzunok
Ne oluyordu bu ağaçlara da mevsimi değilken dökülüyordu. Bir de bu otobüs deniz kenarından gitmeyecek olsa, deniz şu adamın üstüne üstüne gelmeyecek olsa binmezdi eminim cam kenarında yer kalmasaydı bu otobüse.
Otobüs hareket etmemişti daha. Uzun süredir görmemişti. Ne yapıyordu? Nasıldı? Değişmiş miydi? Onu görünce yeniden ruhu ışıyacak mıydı? Gözleri gerçek rengi görmenin heyecanıyla en küçük ayrıntıları mesela gözünün üstüne yapışan toz zerreciklerini fark edecek kadar hassaslaşacak mıydı? Bir renk vardı gittiğinin gözlerinde. Bütün diğer renkleri emici, kendine toplayıcı, sonra tüm o renkleri siyahta birleştirip ona bakan herkese ihtiyacı kadar dağıtan gözleri vardı. O gözler ki toprağa bakınca tomurcuk açtıran, kendisinin gözlerine bakınca… Bu sözün gerisini o bile tamamlayamıyordu.
Dışarıda bir elinde sakız kutusu, diğer elinde eski bir baston… Ayakta durmakta zorlanan yaşlı bir amca vardı. Başını cama dayadı, otobüsün hareketine de daha vardı. Amcanın korkudan mı, yaşlılıktan mı bilinmez elleri titriyordu. Arada bir zabıta falan geliyor mu diye etrafa bakıyordu. Belli oluyordu yüzünden korktuğu. Ucu açılmış lastik ayakkabılarıyla, ucu açılmış sivri kalem gibi duran bu dünyada yürümeğe zorlanıyordu. Amcanın hasta bir hanımı, vefasız dört evladı, kirasını ödeyemediği barakadan da olsa, içine yağmur da yağsa bir evi vardı. Evine izinsiz girip çıkabilen bir kedisi, hanımıyla üstlerini örtebildikleri bir yorganı, kalbinde ağır bir yarası vardı. Bunca yıl çalışmış dünya denen garip bilmeceyi çözememişti. Hayatı boyunca birçok işte çalışmış. Hatta şairin bir şiirine de konu olmuştu: "Kaç liman önlerinden dönen, işsiz hamal hepsi ben" liman önlerinden, inşaat kapısından hamallık yaptığı yıllarda çok dönmüş ama yine de o dört çocuğunu büyütmüştü. Şimdi eli zor tutuyor, hayat ise zar tutuyordu. İnsanlar sakız satmasına rağmen onu dilenci sanıyor ama gerçekten dilenmiyordu. Cama kafasını dayamış, kavuşmaya giden adam bunların hiç birini bilmiyordu. O amcanın elinin titremesine bir anlam biçmeye çalışıyordu sadece.
Şoför motoru çalıştırmıştı ki cama dayadığı kafası sarsılmaya başladı. O sırada otobüsün içinde bir adam bağırıyordu. Kafasını camdan kaldırdı. Kaldırdığı yerde başından yağlı bir leke kalmıştı, fark etmedi. Sesin geldiği yöne baktı. Bir adam "Camekân heveslisiniz siz", camekân heveslisiniz siz!" diye bağırıyordu. Durum anlaşılmış, hüküm verilmişti. Adam deliydi. Kimseni taraf seçemediği bu çağda o delirmeyi seçmişti. Ne mutlu ona. Ama delinin söylediği söz aklının bir köşesinde, başından dayandığı cama yağlı bir leke bırakıp bırakmadığını fark etmeyen adamın içinde çalkalanıyordu. "Camekân heveslisi!"
Nihayet otobüs dolmuş ve etrafa siyah dumanlar saça saça hareket etmişti. Deli "Doğmamış çocuklara ninni söyleyelim." diye bağırıyordu şimdi de. Otobüste bulunan kimse delinin neden delirdiğini, nende dokuz yıl hapis yattığını, neden hapisten çıkarken başucundaki duvara garip, manasız bir resim çizdiğini, hatta neden sol ayağına hiçbir zaman çorap giymediğini bilmiyordu. Bunların hiç birini bilmediği gibi denlin söylediği sözlerin ne olduğuna da dikkat etmiyordu.
Deniz görünmüştü. Adam camda bıraktığı yağlı lekeyle yeniden bütünleşti. Denize bakıyor. Denizin içine akmasını, kendinin coşkun akan bir nehrinin birçok engeli aşıp da denizin karşısında durulmasını, kaybolmasını izliyordu. Balıkçılar sandallarının üstünde ne de cakalıydılar. Otobüs durmuştu. Neden bu vakitlerde ölüm zor olur diye düşündü. Deli bağırdı "Hayatın trafiği sıkışıktır, yolda kaza olmuştur." Adam duran otobüsten denize ağ atan balıkçıkları seyrediyordu. Önce o ağlara yakalanıyor, çırpınıyor, öleceğini düşünüyor sonra da keskin dişleriyle gelen Hızır'ın merhametiyle kurtuluyordu. Yol açılmıştı, hayat devam ediyordu.
Otobüs ineceği durağa doğru geliyordu. Oturduğu yerden kalktı. İki adamın birbirini itercesine yer kapma mücadelesine tanık oldu. Düğmeye bastı, otobüs yavaşladı, otobüsün kapıları açıldı. Tam inecekken deli eline bir kâğıt sıkıştırdı. İndi. Şaşkındı. O anda siyah gözleri gördü. Beklediği, hayalini kurduğu siyahı gördü. Gördü görmesine de bir değişim vardı. Gözlerdeki manada… Gözlerin etrafında, dudaklarda, saçlarda… Bir değişim vardı. O siyah artık renk dağıtmıyordu. Öylece kalakaldı. Konuşmadı, konuşamadı. Elindeki papatya kokusunu yitirmiş, hepsinde "sevmiyor" çıkmıştı. Göğe bakan tüm çiçeklerin yüzü yere dönmüştü. Arkasını döndü ve gitti. Tek kelime etmedi. Elindeki kâğıt aklına geldi. Delinin vermiş olduğu kâğıt. Kâğıdı açtı. Okudu. Esen rüzgâra bıraktı. Elinden uçan kâğıt siyah gözlünün önünde durdu. Siyah gözlü kâğıdı aldı, okudu. "Bu boyalı suratı kime sattın, ağzındaki sakızı çıkar da konuşalım."


