Sığırtmaçsız Kalan Köy
Nevzat Canan
İki kilometre kadar yukarıdaki Van Gölü'nden gelen yele bağırlarını açmış köylüler, kahvenin önünde oturmaktaydılar. Birim fiyatta anlaşılamadığı için, sığırtmaç Fahri, sekiz gündür kahvede pinekliyordu. Hayvan başı, aylık beş lira olan sığır gütme ücretini, aylık yedi buçuk liraya çıkartmakta diretmişti. İyi mi, kötü mü ettiğinden kendisi de emin değildi. Sığır ve manda başına ayda beş lirayı bile çok bulan köylüler, çektiği resti görüp, "O zaman, başka çoban buluruz." demişler, Fahri de tükürdüğünü yalamayınca görüşmeler kesilmiş, o günden itibaren de, köy sığırı, meraya, başıboş salınmaya başlanmıştı.
Sığırların başsız batıraksız kalmasının köy namına iyi bir şey olmadığını düşünen muhtar, göz ucuyla, Fahri'yi izlerken, içinden, "Be mübarek adam!" dedi, "Tatvan'ın köyleri fukara dolu, görürsün bak, yarın öbür gün başka biri, beş liraya nasıl seve seve talip oluyor. Her köyü bizimki gibi kuytu mu sanıyorsun sen! Her tarafta bu kadar bol kayısı yetişse dediğin gibi olur da..."
Aslında, yabancı birinin köye sığırtmaç olarak gelmesini köylü de istemiyordu. Muhtar, görüşmelerin yapıldığı günlerde işlerinin kızışık olmasına her gün biraz daha fazla hayıflanıyordu. Bir fırsatını yakalayıp araya girememişti. Yoksa ya köylüyü beş buçuğa veya altıya razı eder yahut da uzaktan akrabası da olan Fahri'nin gönlünü alırdı. Yabancı çobanı ahali niye istesindi? Avuç içi kadar köyün içinde elin ne işi vardı? Gerçi hariçten gelenler düşük fiyata razı oldukları gibi, ekseriya itaatkâr da oluyor, söz dinliyorlardı, ama yine de, kimse, köy sığırını yabancı bir çobanın gütmesine pek meyilli değildi. Yabancı çobanın, barınma problemi de oluyordu. İşin o kısmı ise, muhtar için, bambaşka bir dertti: Gelen sığırtmaç, köy odasında yatıp kalkacak, köylü sabah akşam ona aş getirecek ve her aksaklık da kendisine yansıyacaktı. Fakat köyde de Fahri'den başka şu işi kıvırabilecek güçlü kuvvetli bir adam yoktu. Gençler, şehirlere gitmişlerdi...
Hâsılı, bu sığırtmaç problemi uzun hikâyeydi. Kolay bir çözüm yolu göremeyen muhtar, uzun uzun, gölden yana baktı. Sıcaktan ölçüsüzce buharlaşan gölün üzerinde sisli bir tabaka meydana gelmişti. O vakit sığırları, sığırtmacı unuttu, kuraklığı ve gölü düşündü. "Eylül çıkmak üzere olduğu hâlde, koca göl hâlâ haldır haldır cepten yiyordu. Dünyanın çivisi aha böyle çıkıyordu işte..."
Domino oynanan masaya kahveci çay getirdi. Çardağın en gölgeli yerini en aylak adamlar kapmışlardı. Sabahtan akşama kadar hep oyun, hep eğlence... Muhtar, derin bir nefes aldı, sonra da içinden, "Milletin keyfi yerinde valla…" diye söylendi. Yalnız, bu defa, millete değil, kendisine kızmış gibiydi:
"Amaan, her şeyi de ben mi düşüneceğim, köylü rahat ediyor ne güzel; hayvanlar da salma geziyor, herkesin keyfi yerinde. Otlak da geniş zaten; nereye giderlerse gitsinler bana ne! Boş geç Abdullah'ım, boş geeç!"
- Hayrii!
İçindeki söylenme daha bitmeden, muhtar, kahveciye seslendi:
- Lan Hayrii, bana da bir çay ver bakayım!
- Geliyor muhtarım.
Muhtar, paketini çıkardı. Tam zamanıydı, "Bu meretten keyif almak istiyorsan, efkârlı olacaksın, bir şeylere kızmış olacaksın." diye geçirdi içinden. Bir de, çay gelmeden birkaç fırt çekmek lâzımdı, tadı ordaydı. Yarım saatten fazladır tek bir sigara bile yakmamıştı. "Zamanlamayı bilmek gerek..." Kurnaz bir gülümseme, muhtarın, kırışıklarla dolu yüzünde dalga dalga dolaştı. "Bütün hüner burada işte! Heh he... Her şeyin zamanını bileceksin. Zamanlamayı bilmiş olmasa, Allah bilir ya, şimdi muhtar, Zübeyir'in oğlu Kasım'dı. Babası yirmi yıl, 'Köyün işini en iyi ben yaptırmaktayım, bütün büyük başlarla ahbaplığım var, ötekileri kim bilip tanıyacak?' diyerek muhtarlık etmişti."
Muhtar, bir derin nefes daha çekti ve o esnada gözü, yine sığırtmaca ilişti. Allah muhafaza, bu sığırtmaçsızlık gailesi uzarsa, babasından da alçak bir herif olan o kavat Kasım'ın, seçim sırası kendisine ne püsküller ekleyeceği, artık, Şeytan'ın maharetine kalmıştı.
Fahri'nin Samsun'u masasının üzerindeydi. Tek başına oturuyordu. Herkese bir hareketlenme geldiğini sezince onun da eli pakete gitti. En son Van'a gittiğinde, hudut pazarından aldığı manyetolu çakmağını çaktı. Ama bu öyle bilinen manyetolu çakmaklardan değildi. Bu tür bir çakmağı köylüler ilk defa onun elinde görmüşlerdi. Alevi yoktu. Sanki içinde bir jet motoru vardı. Fahri, başparmağı ile tak diye bastırdığı gibi, jet çakmaktan, minyatür bir roket havalanırcasına bir ses çıkmaktaydı. Eski sığırtmaç, en değerli eşyasından gelen o harıltının eşliğinde püsküren alevsiz yalımla sigarasını yaktı, sonra dışarıya koyu bir duman üfledi.
Hâlâ ona bakmakta olan muhtar, o zaman, içinden kıs kıs güldü:
"Boşuna canımı sıkıyorum. 15 güne kalmaz, Fahri'nin cebinde sigara parası kalmaz, bakalım o zaman, Abdullah amcasına nasıl gelip kendi yalvaracak kerata, bizim işi bağlayıver ağam diye..."
Gene planlı davranmış olduğu için keyiflendi, sandalyede oturmasına rağmen, sedirde oturur gibi sağ ayağını sol baldırının altına aldı. Bugün kafası saat gibi çalışıyordu. Sigaradan en büyük zevki duyduğu zamanlar böyle anlarıydı. Tatvan ve köylerinin, bölgenin en ileri görüşlü ve en uyanık ahalisi olduğunu daha çocukluğunda, en yaşlılardan işitmişti. Düşünme tarzıyla o söylentiyi doğrulayan bir numune olduğunu sezinleyen muhtar, gözünün önünde uzayıp giden girintili çıkıntılı kayalığın içinde evleri, ahırları, ağılları, kümesleri, bahçe duvarları her yeri, hatta bulgur öğütme aletlerine kadar akla gelen her şeyi taştan yapılmış köyün, bu gurur verici rivayeti ne yazık ki hiç doğrulamadığını da açıkça görmekteydi. Buranın bir köy olduğunun fark edilmesi için bile büyük bir dikkat gerekmekteydi. Görüş alanı boyunca, okul bahçesindeki şimdi teneffüse çıkmış olan masmavi çocuklardan başka hiçbir renk yoktu. Bir de, bahçeler dedikleri aşağıdaki düzlükte, tepelerden süzülen bahar çayının suladığı bağlar, kırılmış tütün tarlaları ve kayısı ekili alanlar görünüyorlardı. Tek yeşillik oradaydı. Tepelerde hiç ağaç yoktu. Yalçın kayalıklarda ot biten yerler bile pek azdı.
Başını kaldırıp ortak hayatlarına baktıkça, bir kaderi birlikte paylaştıklarını hissetmenin kaynaştırıcı sıcaklığıyla dolan muhtar, yeniden Fahri'ye döndü:
Fahri, durgundu. Akşama kadar, şimdiden tepeleri beyaza bulanan mera niyetine hayvan saldıkları kayalıklarda gezecekmiş gibi, koyu kahverengi yünden örülmüş kalın çoraplarını giymişti. Hâlbuki sekiz gündür, aylak emekliler gibi saat başı evine gidip geliyordu. Şakaklarında bir solukluk, göz kapaklarında umutlarının zayıflamasından gelen bir bitkinlik vardı.
Muhtar, Fahri'nin durumuna üzüldü ve bu defa meseleyi onun tarafından gördü. Malı mülkü yoktu, bütün güvencesi... Fahri o esnada iç geçirdi. Muhtarın tahmin ettiği gibi, onun, günlerdir düşündüğü tek şey, sığırtmaçlığı tekrar alıp alamayacağı idi. Sekiz günden beri, meseleyi seksen cihetten ele almış, kim ne demişse istihbaratçılar gibi bir bir takip etmişti:
Kendisine inatçı diyorlardı ama o, pazarlığın gereklerini fazlasıyla yapmış olduğunu düşünüyordu. Hatta birtakım tavizler de vermiş, düveleri ve buzağıları eskisi gibi beş liraya gütmeyi kabul etmişti. Bu indirimin bir promosyon olduğunu anlamazdan gelen köylülerin cevaplarını hatırlayan Fahri, Samsun'unu yeniden eline aldı ve en dolusunu seçerek, bir sigara daha yaktı. Ama çakmağını kullanmadan... Ötekinin koruyla... Sinirlenmişti. O gün bazıları:
- Yahu sırtında mı taşıyorsun hayvanları. Küçüğü beş liraya olduktan sonra, büyüğü niye olmasın...
Demişlerdi. Sonra da, geri kalanı, dalga geçer gibi konuşmaya başlamıştı:
- Ufakların zapt etmesi daha zor valla. Onları yedi buçuktan yap, büyükleri de beşten güt...
Fahri, yine iç geçirdi: Acaba beşten devam etse miydi? 22 gün sonra, 140-150 büyükbaş hayvandan beş kuruş kazanmadan ay geçmiş gitmiş olacaktı. Son ümidi bekçi Süleyman'daydı. Süleyman, ziyanda yakalayıp kapana kıstırdığı sığırların sahiplerinden, köy namına, hayvan başı 40 lira ceza aldıkça, köylü bunalacaktı. Öyle anlaşmışlardı. Yedi buçuğa çıkartabilseydi, Süleyman'a, ayda 50 lira yerine 75 lira verecekti. Süleyman, çocukluk arkadaşıydı zaten...
Bu gibi tedbirlerine rağmen Fahri sıkıntılıydı. Her şey olabilirdi, hatta romatizması yüzünden sığırtmaçlığı bırakan Tırnaksız Hasan, "Kar kış bastırana kadar güdeyim bari." bile diyebilirdi. Kış gelip çatınca da, köylü, yabancı mabancı kim gelirse, sığırları önüne katıverirdi.
- Fahri!
Fahri, muhtarın sesiyle birdenbire irkildi. Muhtar, kendisinin bekçiyle yaptığı anlaşmayı hissetmiş gibi, tam da o anda ünlemişti.
Fahri toparlanıp kendisinden yana dönünce, muhtar:
- Art arda yakıyorsun ama, paketin üstünde ne yazdığına hiç bakmıyorsun galiba? Dedi.
- Hangi yazıyı diyorsun muhtar emmi?
- Paketin üzerindeki yazıyı okuyamıyor musun Fahri.
Fahri, paketin üzerindeki koyu, büyük harflerle yazılmış uyarı ve bilgilendirme spotunu güçlükle okudu:
- Dik-kat, öl-dü-rür, diyor...
- Yaa!
Bakanlar kurulu kararıyla, sigara paketlerine uyarı notları yazılmasına başlandığı ilk günlerdi. Okuma yazması kıt olan Fahri, bu gibi gelişmelerden pek haberdar değildi:
- Adamın dikkatini mi öldürüyor?
- Lan virgül var, görmüyor musun?
- Nerde ne var muhtar emmi?
Muhtar, sandalyesini azıcık kaydırıp sığırtmacın masasına kaykıldı:
- Bak bak, ucu bükük ufacık bir şekilcik var ya. "Dikkat, içeni öldürür." demek istiyorlar!
- Aboo, hakikat midir emmi, öldürür mü essahtan? Zehir midir bu?
- Hükümet boşuna yazdırmaz onu oraya.
Fahri, birdenbire paniğe kapılmıştı. Fakat muhtar dâhil, hemen herkesin elinde sigara tüttüğünü görünce, kendisine bir şaka yapılmaya çalışıldığını düşündü:
- Kusura bakma ama muhtar emmi, kendi elindeki nedir? Heh he... Çobansak, aklımızı dallara, çalılara taktırmıyoruz anlayacağın!
- Yahu, şaka etmiyorum, doğrusu da odur, Mushaf hakkı için...
- Eee, seninki?
- Benimki başka?
- Başkası mı var ağam, o da sigaradır.
- Asabımı bozuyorsun!
Muhtar, o kızgınlıkla, sigarasından sert bir nefes daha çekti.
- Aha içip duruyorsun...
- Fahri, asabımı bozuyorsun diyorum, şimdi çıkaracağım bak.
- Ne çıkaracaksın Abdullah emmi.
Muhtar, cebinden, sigara paketini çıkarıp masaya vurdu:
- Oku bakayım ne yazıyor!
Okuma yazması kıt olan Fahri, heceleye heceleye okudu:
- Cin-sel gü-cü-nü-zü öl-dü-rür. Abooo!
- Gördün mü kavat! Seçe seçe alırım ben sigarayı hep. Öldüreninden hiçbir defa içmem, anladın mı? Kiminde kansere yol açar yazıyor, kiminde felçten bahsediyor, en iyisi bu. Hem denedim, bana bir şey yaptığı da yok.
- Benimkinin de bana bir şey yaptığı yok muhtar emmi. Hiç tasalanma sen, baksana, bedenim dipdiri, çehrem dupduru.
Muhtar düşündü:
"Okuduğunu anlamadıktan sonra, okuma yazmayı iyi bilmenin ne faydası var? İşte, Fahri'nin yaptığı da birdir, benim yaptığım da... Anlayanlar da içmiyor mu sanki... Demek ki, icabını yapmaya niyetin olmadıktan sonra, anlasan da bir, anlamasan da. Doğru yaşamak için, doğruyu yaşamalı. Başka yolu yok vesselam..."
Muhtarın düşünceleri, çan sesleriyle bölündü. Korucu, önüne kattığı beş sığırla, yoldan tangır tungur geçiyordu. Görünüşe bakılırsa, bunlar, köyün en ziyankâr hayvanlarıydı her birinin boynunda ya koca bir çan vardı, ya iri bir zil...
Muhtar, kahverengi üniformalı bekçiye doğru ünleyiverdi:
- Onlar ne be Süleyman?
- Kapana getiriyorum muhtarım, kapana!
Dominoculardan Kanber, serpuşunu sıyırmış, kel kafasını kaşıyordu. Fakat merakını yenemeyip, muhtardan evvel korucuya sordu:
- Kimindir lo onlar?
Bekçi, deeh, deeh diye sesler çıkararak ilerliyordu.
- İneklerin ikisi Sait Kırço'nun, biri Hacı Nusret'in, düvelerin ikisi de aşağı mahalleden Otçu Kazım'ın.
Ahaliyi bir tedirginlik kaplamıştı:
"Hayvan başı 40 kâğıt... Çobana teslim etsen, bu gibi sorunlar olmayacak... En ağır işin yevmiyesi 25-30 lira..."
Kanber; Zübeyir'in oğlu Kasım'ın taifesindendi.
- Köyde sığırtmaç yokken kapan çalışmaz benim bildiğim. Sen bu işi kendi kafana göre yapıyorsun Süleyman!
Süleyman, aklı başında bir adamdı, lafını cukkadanak oturttu:
- Yatın, cigara içip keyif çatın, sonra mallarınız onun bunun bağını bahçesini talan etsin, sonra da bekçiye ağız dolusu laf söyleyin! Oldu valla, ne âlâ memleket!
Kanber'in masasındaki ihtiyarlardan Ali Rıza, siyah, bulanık gözlerini masadan kaldırdı,
- Haydaa!
Sonra ceketinin cebinden sigara paketini çıkarttı ve en yüksekte tuta tuta:
- Gel bide sen laf sokuştur sigaraya. Dedi. Fahri'yle muhtarın iki saattir çan çan ettikleri az geldi hani.
Korucu açık havada gezip dolaştığı için idmanlı ve dinçti. Latife olsun diye söylenen bu son cümleye hemen latifeyle karşılık verdi:
- Hükümet kanun çıkarmış, emir gelsin bak hele, kahvede sigara içeni nasıl kapana götüreceğim!
Kanber, mevzuu, eski mecrasına kaydırmaya çalıştı:
- İlkin Fahri'yi götürmen gerekir o vakit.
- Fahri'yi de götürürüm, seni de götürürüm Kanber Ağa.
- Fahri'yle ortak iş yapıyorsunuz, bak gözüm üzerinizde ha!


